Danıştay'ın aldığı kararın ardından Tekgıda-İş Sendikası'nın açıklaması doğrultusunda işçiler, Türk-İş Genel Merkezi çevresindeki çadırlarda bulunan malzemeleri topladı.
"Bu mücadeleyi başarıya ulaştırmak için bundan sonraki süreçte ne yapmak gerekir" diye sorduğum bir Tekel işçisi şöyle yanıtladı beni: “Bir çadır da sen kur! Bu sokaklar naylon çadırlarla dolduğunda devlet buraya saldırmaya cesaret edemez ve bütün Türkiye’nin naylon çadırlarla dolmasını engellemek için anlaşmak zorunda olduğunu görür. Göremezse de naylon çadırların arasında kaybolur gider, böylece biz yine kazanmış oluruz.”
Yetim hakkının siyasi yandaşlara TEKEL fabrikaları özelleştirilirken yapılan ucuz satış sırasında yendiğini cümle alem biliyor. Şimdi bir büyük ve zorlu yürüyüş kolunu toparlama zamanıdır. Direnenlerin kubbede yankılanan sedalarından böyle bir görev çıkarıyorum.
TEKEL direnişi ideolojik olmak zorundaydı. Neo-liberal politikalarla hızlanan özelleştirmeler de karşı çıkışta en önemli argüman özelleştirmelerin ideolojik bir saldırı olduğu ve buna karşı ideolojik bir mücadele verilmesiydi. Serbest piyasa mantığıyla kamu hizmetlerinin verilemeyeceği anlatılmalıydı.
Başbakan "Bu ideolojik bir eylemdir" diye haykırıyor sanki suçmuş gibi... Bir mesele en çok da gaz bombalarına, coplara ve dondurucu ayaza rağmen sokakta ekmek adına kitleselleştiğinde ve geniş çaplı destek aldığında ideolojik olur. Özelleşmeye karşı Tek-Elleşen tütün işçileri meselesinde olduğu gibi.
Başbakan Tekel işçilerine ‘Kaynak yok’ diyor. Gencecik insanların ölümleri pahasına sürdürülen savaş için harcanan 300 milyar doların üzerindeki kaynak, yatırıma, istihdama, eğitime ve sağlığa ayrılsaydı, bu kış kıyamette Tekel işçileri sağlıklarını tehlikeye atarak ölümüne bir direnişe başlamazlardı.